Embed

BU ADAMIN OHAL,KHK ,SÖYLEM VE DIPLOMASI DA SAHTE

https://www.youtube.com/watch?v=qKMVOS3rX2Q 
 
Erbakan Hoca'nın mükemmel benzetmesiyle, AKP iktidarının VARLIK FONU; iflas eden tüccarın, zengin görünme hevesiyle ziyafet çekme girişimini hatırlatmaktadır.
 
Varlık Fonu oyunu, devletin kefil olduğu Özel Şirketler'in borcu da dahil 800 Milyar Dolar'ı aşan dış borçlarımızı faizleriyle birlikte ödeme sıkıntısı yüzünden Türkiye’ye artık kredi açmayan Siyonist Sömürü Sermayesi Bankaları'na elde kalan devlet varlıklarını ipotek etmenin bir kılıfıdır!
 
Dönemin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Türkiye’nin 490 ton olan Altın rezervinin 450 tonunun, İngiltere Merkez Bankası Bank Of England’da emanette olduğunu açıklamıştı.
 
Bu açıklama, Türkiye’nin karmaşık gündeminde yeterince ele alınmamıştı.Ayrıca 
 
Almanya ile Türkiye arasında İncirlik krizi devam ediyor. AKP Genel Başkanı R. Erdoğan, Brüksel dönüşünde kabin ekibi gazetecilere yaptığı açıklamada, Merkel ile görüşmesi sırasında İncirlik ziyaretine izin verilmeyen Alman milletvekillerinin listesini gündeme getirmişti. Erdoğan, Merkel'e İncirlik'e ziyaret yapmayı planlayan Alman milletvekillerinin içinde PKK sempatizan ve destekçilerinin olduğunu hatırlattığını ve liste konusunda iki ülke Dışişleri Bakanlarının görüşmesini önerdiğini, söylemişti. Anlayacağınız, Almanya ile kod adı İncirlik olan derin krizin tek boyutu iade edilmeyen FETÖ'cüler değil. Onun kadar önemli paralel bir boyutu var. Kandil'in Almanya cephesi ve bu ülkenin terör örgütüne verdiği destek. Ve bu örgüt üzerinde Orta Doğu'da  pay alma hesapları... Türkiye'de yeni çözüm sürecinde paydaş olma mücadelesi.
 
Almanya'da seçimlere az bir süre kaldı. Merkel, var gücüyle yükleniyor. Avrupa'nın gündeminde ise Almanya'da seçimler tamamlanıp sonuçları ortaya çıkana kadar Türkiye'nin oyalanması var. O yüzden, "AB'den 12 aylık yol haritası aldık" sadece hikayeden ibaret. Almanya seçimlerinin ardından Merkel'in seçim zaferiyle Türkiye'ye, "Madem siz AB'yi istemiyorsunuz. Ha boyum rest çekip duruyorsunuz. Hadi size güle güle. Yeriniz artık Arap NATO'su..." denilebilir... Bu da bizlere iç siyasette en ulvi ve muhteşem değerlerle yeni büyük Osmanlı projesiyle kaktırılmaya devam eder.
 
Hiçbir bağımsız devlet geleceğinin güvencesi olan birikmiş servetini başka bir devlete borç vermezdi, emanetine koymazdı, rehin bırakmazdı.Müslümanlıkta böyle esaret olur mu?
 
Türkiye’de askeri harcamalar artıp dış borç ödeme sınırını aşarken ve ekonomik bunalım derinleşirken, hazine 450 ton altını neden ve ne karşılığı yabancılara teslim etmek zorunda kalmıştı?!
 
13 ŞEHİDİMİZİN MEKANLARI CENNET OLSUN. 
TSK'da hiçbir şey KAZANIN MAZERETİ OLAMAZ, olmamalıdır. Kardeşi 48 yıl önce şehit olmuş bir insan olarak TEKNİK ARIZAYI da PİLOTAJ HATASINI da mazeret kabul etmem mümkün değildir. Görünen o ki TSK'DA durum 50 YIL önce neyse şimdi de aynıdır. Kıbrısta kendi gemisini batıran TSK.Çünkü TSK'nın yetişmiş tecrübeli uzman personeli, TSK'YA KUMPAS KURAN sözde müslüman emperyalizmin uşaklarınca ordudan atılmıştır. Geriye de RTE ve AKEPE nin Biat kültüru ile yetişmiş liyakatsiz YOBAZ lar kaldı.
 
Libya’nın 200 milyar Doları'na el koyan Kafir dediginiz Batı’ya nasıl güven duyulacaktı?!
 
Elde kalan son devlet varlıklarını, "Varlık Fonu" adı altında elden çıkarılmasının, altın olayıyla bir ilişkisi var mıydı?!
 
Cevabını arayan bu sorular hala yanıtsız?!
 
Varlık Fonu’nun amacı; "dış kaynak temin etmek" ve "büyük ölçekli yatırımlara kaynak sağlamak"olarak açıklanmıştır.
 
Bu açıklama, parasız kalmanın ve borç bulamamanın itirafı niteliği taşımaktadır.
 
Çünkü "Dış kaynak temin etmek", yeni dış borç bulmak anlamındadır.
 
Ayrıca, hükümet, "büyük ölçekli yatırımlara kaynak" ayırmamakta bunları kefil olarak özel şirketlere yap-işlet-devret ile yaptırmaktadır.
 
Bu nedenle, resmi açıklama gerçeği yansıtmamaktadır.
 
Gerçek şudur:
Altınların rehine verilmesi yeterli sayılmamıştır ve para elde etmek için kalan devlet kurumları elden çıkarılmaktadır.
 
Ziraat Bankası, BOTAŞ, TPAO, PTT, Borsa İstanbul Anonim Şirketi, Türksat Uydu Haberleşme Kablo TV ve İşletme Anonim Şirketi, Eti Maden ve Çaykur, THY, Halkbank...
 
Evet bunların hepsi, İngiltere’ye aktarılan 450 ton altınlarımızı bekleyen sona doğru yola çıkarılmıştır.
 
AKP iktidarı döneminde Avrupa’ya kaynak aktarımı dış borca ödenen faizlerden ayrı olarak, farklı yöntem ve araçlarla sürekli hale gelmiş durumdadır.
 
Normalde asla yanına yaklaşılamayacak ve kılına bile dokunulamayacak böylesine stratejik kuruluşların, olağanüstü hal dümeniyle/OHAL, kanun hükmünde kararnamelerle/KHK, sorgusuz sualsiz, fona aktarılması tarihi bir skandaldır.
 
Seka gitti, Sümerbank gitti, limanlar komple gitti, madenler satıldı.Satan da RTE ve devrimci Cumhuriyetci demokrat olduğunu söyliyen ama yaptıları ortada olan RTEÖ ve AKEPE...
 
Tekel gitti, Türk Telekom gitti, Telsim gitti, Tüpraş gitti, Erdemir gitti, Petkim gitti, Türkiye demir çelik işletmeleri satıldı.
 
Bankalar gitti, sigorta şirketleri gitti, araç muayene istasyonları gitti, şeker fabrikaları gitti, gübre sanayi satıldı.
 
Özel hastaneler gitti, hipermarketler gitti, marinalar, feribotlar, oteller gitti, tuzlalar satıldı.
 
Ne porselen fabrikası kaldı, ne kundura fabrikası, devlete ait 135 bin adet bina satıldı, dereler satıldı, ormanlar satıldı.
 
Kısaca vatan topraklarımız ve stratejik kurumlarımız bir bir elden çıkarıldı.
 
Ve şimdi, Meclis'i devre dışı bırakarak, Sayıştay denetimini devre dışı bırakarak, Hazine'yi devre dışı bırakarak, devlet ihale kanununu, devlet personel kanununu, rekabet kanununu, özelleştirme kanununu yok sayarak, THY'nin, Ziraat Bankası'nın, Halkbank'ın, TPAO'nun, Botaş'ın, PTT'nin, Türksat'ın, Borsa'nın, Milli Piyango'nun, Çaykur'un, Savunma Sanayi'nin tek adamın kafasına ve insafına bırakılması; tek adamın bu kuruluşlara ait milyarları kendi hevasına ve hesabına göre harcaması, kimseye hesap vermeden, keyfince, vergisiz denetimsiz, canının istediğini satması;evet, bu acı gerçekleri hiç hoşlanmadığınız adamlar hatırlatsa da, bunlar açıkça bir İFLAS’tır veİNTİHAR’dır.
 
Bu fonun gizlenen amacı; işler iyice sıkıştığında dışarıdan finansman bulmak, gerekirse bu varlıklarımızı teminat gösterip borç almaktı.AKEPE bugüne kadar bir üretim tesisi veya fabrika actımı?BETON ekonomisi ile bir ülke kalkınamaz.
 
Halbuki yapılacak iş, süratle ülkenin dış finansman bağlılığını azaltmak olmalıydı.
 
İkinci olarak, ülke içinde üretilebilecek ve geçmişte üretilen bütün ara malların ülke içinde tekrar üretilmeye başlanmasıydı.
 
Bunu planlarken geçmişten daha verimli, yüksek teknolojiye dayalı üretim için çalışılmalıydı.
 
Üçüncü acil işimiz, tarımı yeniden canlandırmaktı.
 
Birleşmiş Milletler 2050 dünya nüfusunu 9 milyar tahmin ediyor ve önümüzdeki dönemde en önemli konu gıdaydı, yani bu insanların ne yiyeceği olacaktı.
 
Türkiye’nin bu alanda önünde altın fırsatlar vardı...
 
Bakınız, Türkiye’nin sulanabilir ama henüz suyla buluşmayan 4 milyon hektar toprağı vardı.
 
Son 10 yılda, yaklaşık 27 milyon dönüm arazinin işlenmesinden vazgeçilmiş bulunmaktaydı.
 
Doğru planlama, yüksek standartta paketleme ve pazarlama ile gerek tarım ürünleri, gerek tarım sanayi mamulleri gerekse hayvancılık gelirleriyle çok kısa sürede büyük bir dış ticaret fazlası oluşturma imkanı vardı.
 
41 bin kilometrekarelik Hollanda’nın tarım ve gıda sektöründe dış ticaret fazlası yıllık 44 milyar Dolar'dı.
 
Türkiye ise, 780 bin kilometrekare ama bırakın fazlayı, 7 milyar Dolar açık veriyor olması tam bir başarısızlıktı.
 
Planlı bir tarım politikasıyla 3 yıl içinde 10 milyar Dolar dış ticaret fazlasına ulaşılırdı, 5 yıl içinde Hollanda yakalanırdı.
 
Bütün bu sıkıntı ve sarsıntılar ortamında BAŞKANLIK MACERASI ise, tam bir siyasi ve iktisadi intihardı...

ABD-Avrupa-Rusya-Çin hattında yeni küresel dengeler kurulurken ortada sıkıştırılan Türkiye, en kötü biçimde çalkalanıyor. İç yapımızdaki "değişim ve bozulmalar", küresel güçler tarafından kullanılan ideal bir ortam yaratmış durumda.

"Mahşerin dört atlısına" karşı, içerde ulusal politika belirleyemeyen: asgari müştereklerde birleşemeyen iç dinamikler, "siyasal İslamın denetimine sokulmuş bulunuyor".

Soğuk Savaş sonrası bir dizi gelişmenin bizi nasıl bu noktaya getirdiğini hatırlayalım ve yarın için çözüm arayalım:

1) Özal’ın ABD ve İngiltere ile birlikte Körfez’e dalma kararına asker, Torumtay’ın istifası ile karşı çıkıyor. Ve malum dış çevreler TSK’nin tasfiyesine karar veriyor. Eşref Bitlis, Muavenet, Mumcu olayları Ergenekon veBalyozun ilk adımları oldular. FETÖ yeraltından çıkarılıp piyasaya sürüldü.

2) Erbakan anti-Amerikan olduğu için 28 Şubat’ta tasfiye ettirildi. Onun yerine "uyumlular" desteklendi.

3) Ecevit koalisyonu BOP’a direndiği için, "içerden" sabote edildi ve dağıtıldı. Yerine BOP’a destek verenler getirildi.

4) Ancak onlar bile 1 Mart 2003’te tezkereyi TBMM’den geçiremediler TSK’nin tasfiyesi kararından sonra Meclis’in de tasfiyesi gerektiğine inandılar.

Ve bitmiş olan PKK terörünü yeniden devreye soktular. Güneydoğu ve Kuzey Irak’a, Suriye’yi (YPG’yi) eklediler. Güney sınırımız Irak ve Suriye’de Barzani, YPG ve ABD ordusunun eline geçti. Suriye paylaşımında Rusya da devreye girdi.

5) Rusya-Çin hattında bu cephenin bir uzantısı ve parçası olan İran ile Türkiye karşı karşıya getirilmek isteniyor. ABD ile Avrupa (Almanya hariç) bunun peşinde.

6) S.Arabistan, Katar ve emirlikler bir maşa gibi kullanılarak, S.Arabistan (ve Körfez) cephesine Ankara da dahil edilmek isteniyor.

Bütün bunlar için ordunun ve rejimin değiştirilmesi gerekti. 15 Temmuz darbesi bunun için başlatıldı. ABD,FETÖ’lü veya onsuz bu işi yürütme gayretinde.

Büyük resmi görmek

Türkiye’nin Titanik’e benzememek için siyasilerin büyük resmi iyi anlamaları ve bu bağlamda sorumluluk yüklenmeleri: kişisel hesaplardan vazgeçmeleri gerekir.

ABD-Avrupa-Rusya=Çin hattında büyüklerin yeni küresel kavgasında Türkiye dahil bölgedeki ülkelerin parçalanmaları ve küçültülmeleri isteniyor.

Türkiye’nin bunu engelleyebilmesi için kutuplaşmaktan, siyasal İslam odaklı otoriter bir gidişten kurtulması gerekir. Aksi halde yarın, İran’la kapıştırılmış, bölünmeyi önleyememiş, demokrasiden ve çağdaş değerlerden tamamen kopmuş bir ülke oluruz.

Son 90 yıldır Ortadoğu bataklığından kurtulma yolunda aldığımız yol, sıfırla çarpılmış olur. 57 Müslüman ülke içinde uygar ve çağdaş değerlere adımını atabilmiş ve örnek olmuş tek ülkenin Atatürk Türkiye’si olduğunu aklımızdan hiç çıkarmayalım.

Eğer unutursak ortada ne iktidar, ne de muhalefet kalır.

"Yolumun Kesiştiği Ünlüler" kitabında yönetimdeki bütün siyasilerle son 40 yıldaki birebir görüşmelerimi tek tek yazdım. O trendin işi bu noktaya getireceği çok açıktı.

Bu güzelim Türkiye’yi batırmayalım. İnsanımızın yüzde 90’ı ne S.Arabistan ne de Suriye’ye benzemek ister, bunu daha anlamadınız mı?

Bugün de Cumhuriyet’i ve Sözcü’yü yok ederek ülkenin Titanik olmasına yol açmayalım.

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/750689/Turkiye__Titanik__olmasin.html#

Halk oylamasından sonra ülkemizin siyasal ve hukuksal durumunu tarafsız ölçülerle tespit etmeliyiz.

1.   Yürürlüğe giren anayasa değişikliği teklifi parlamento üyesi milletvekillerinin teklif ettiği geçerli bir metin değildir.

 

12. Cumhurbaşkanı “bu öneri benim projemdir” demektedir. Açık oturumlarda konuşan Cumhurbaşkanlığı başdanışmanları da değişikliklerin Külliye denilen bir mekânda hazırlandığını birçok kez yinelediler, savundular, 12. Cumhurbaşkanını teyit ettiler. Anlaşılıyor ki yazılı metin, parlamento üstünde ve dışında hazırlanmış, TBMM İç Tüzüğüne aykırı biçimde boş beyaz kâğıda milletvekillerine imza ettirilmiştir. Açıkçası bu aşamada milletvekilleri istihdam edilmiştir.

 

2.   Anayasanın ve içtüzüğün anayasa değişikliklerini özenle ve özel bir biçimle hazırlanması emri ihmal edilmiştir. Teklif, kamuoyunda ve TBMM’nde kapsamlı biçimde tartışılmamış, tartışılmasına fırsat verilmemiştir.

 

12. Cumhurbaşkanı, kişisel projesini TBMM’nde sahip olduğu iktidar partisi ve bir destekçi grubun oyları ile ve gizlilik ilkesini açıkça çiğneyerek halk oylamasına sunmayı başarmıştır.

 

3.   Cumhuriyetimizin yapısında temel değişiklik öngören metin, bir kişinin istek ve düşüncesi niteliğinde dayatılmıştır.

 

12. Cumhurbaşkanı anayasanın yazılı, buyurucu kurallarını dinlemeden, fiili bir otorite kimliği ile halk oylaması sürecine müdahale etmiştir.

 

Bu aşamada orantısız devlet gücünü kullanmış, kamu araçlarını, organlarını EVET oyları için seferber etmiştir. Ülkenin dört yanında, millî bütçe imkânları ile görkemli mitingler düzenlemiş, ana muhalefet liderini hoyratça, zaman zaman hakaret içeren söylemlerle kötülemiş, suçlamıştır. Ulusal TV kanalları, bu mitingleri canlı müzik yayınlarını bile göktaşı düşer gibi kesip yayınlamışlardır.

 

4.   Üstelik, hükümet de toplu açılışlar, denk getirilen temel atma törenleri, Kamuya ait iktisadi kurumlar, bankalar, THY, TOKİ gibi devlet kuruluşlarına ait reklamlarda, yazılı ve görsel medyada bir atış poligonu kurdurmuştur. Bu toplantılarda Başbakan ve özellikle Enerji Bakanı, 12. Cumhurbaşkanına destek için icraatın içinden benzeri müjdeler, il il imar ve inşa etkinlikleri, olur olmaz haberler, geçmişi kötüleyen ithamlar sergilemişlerdir.

 

Böylece halkoylaması, konusu dışında iktidarın icraatı ve seçim propagandası haline sokulmuştur.

 

5.   Olağanüstü Hal gerekçe gösterilerek asker, yargıç ve savcı, bilim adamı, öğretmen, sanayici, tüccar kişiler tutuklanmış, kimi üniversiteler, vakıflar, ticari şirketler kanun yolu kapalı biçimde devre dışı bırakılmıştır.

 

Kurulan Sulh Ceza Hâkimlikleri, anayasanın 37. Maddesinde güvence altına alınan tabii mahkeme niteliğinde kabul edilemez. Üst mahkemeye itiraz hakkı, yan odadaki Sulh Ceza Hâkimi zincirine bağlanmıştır.

 

Yüz yıllık Cumhuriyet Gazetesi’nin yazarları, çizeri adliye eliyle işkence sayılabilir biçimde uzun süredir tutuklu bulunuyor.

 

Yüz elliyi aşkın yerel ve ulusal basın mensubu yurdun dört köşesinde cezaevlerinde iddianame bekliyor.

 

TSK’nın yapısı değiştirilmiş, askerî eğitim kurumları, askerî yargı, askerî sağlık tesisleri bir kararname ile kapatılmıştır.

 

Milli Merkez, ABD iltisaklı, cemaat görünümlü kanlı ve vahşi dinci terör örgütü mensupları ile bölücü-Kürtçü PKK ve onunla organik bağı olan militan bir kısım HDP’lilere karşı, hukuk devleti ilkeleri içinde kararlı ve etkin bir biçimde mücadele edilmesini desteklemektedir.

 

Ancak OHAL gerekçe gösterilerek, siyasi iktidar tarafından muhalif görülen tüm kişi ve kurumların hedef alınması, bağımsız ve tarafsız yargı yerine siyasallaştırılmış bir yargının kurulmak istenilmesi, hukuk devletinden uzaklaşan-otoriter-keyfi ve anti-demokratik iş ve işlemlere tevessül edilmesi asla kabul edilemez.

 

Bu yolda, birçok haksız ve hukuksuz gözaltı ve tutuklamaların yapılması, basın, ifade ve toplantı hürriyetlerine darbe vurulması ve bu nedenlerle çok sayıda kişinin telafisi olanaksız mağduriyetlerine sebebiyet verilmesi ise son derecede vahimdir.

 

6.   Bu dönem içinde tartışılması gereken 12. Cumhurbaşkanı’nın durumudur.

 

1982 Anayasası’nın ikinci bölümünün kenar başlığı; “Cumhurbaşkanının nitelikleri ve tarafsızlığı” ibaresini taşır. Anayasanın 176. maddesine göre “Kenar başlıkları bağlı oldukları maddenin konusunu belirler.”

 

Anayasanın 103. maddesinde yazılı yemin metni Cumhurbaşkanının tarafsızlığını bir nitelik olarak açıkça belirlemektedir.

 

Cumhurbaşkanı:

“Üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”

 

şeklinde and içmiştir. Bu metin bir buyruktur. Normdur. Kenar başlıkla birlikte, Niteliktir. Değişmemiştir. Yürürlüktedir. Anayasa buyruğudur. 12. Cumhurbaşkanı, TBMM’de bu andı içerek göreve başlamıştır.

 

101. maddenin son fıkrasının ilgası, and içmiş bir cumhurbaşkanının partili olması için yeterli değildir. Yemin metni ve kenar başlığı değişmedikçe tarafsızlık niteliği devam eder.

 

Anayasa değişikliği, yemin eden ve yemine sadakati devam etmesi gereken Cumhurbaşkanına zımnen muafiyet getirmez.

 

Yazılı bir norm, ancak açık ve yazılı bir geçici madde kuralı ihdas edilerek kaldırılabilirdi.

 

Bu nedenle, Cumhurbaşkanının parti üyeliği tarafsızlık niteliğine ve anayasaya aykırıdır.

 

7.   12. Cumhurbaşkanı ve iktidar partisi cumhuriyetimizin on beş bütçesini sarf etmişlerdir. Bu anayasa değişikliği gerek bu bütçeleri sarf edenleri, başka kaynaklarla ihale ve alım-satım yapan siyasi kişileri denetim dışında bırakıyor.

 

2019 yılında oluşacak yeni Meclis’in geçmişe dönük denetim yapacak yasama araçları devre dışıdır. Yüce Meclis’in Gensoru, yazılı soru, Sayıştay’ın denetleme hak ve görevine son verilmiştir.

 

Bugünkü Meclisin güncel aritmetiği, kısıtlı süre içinde bir denetimi olanaksız kılmaktadır.

 

Bir Anayasa bilimcisinin düşündüğü gibi, hesap verilebilirlik ilkesinden cayılması bu anayasa değişikliğinin örtülü gerekçesi olabilir.

 

8.   12. Cumhurbaşkanı, anayasayı aşarak, parti üyeliği statüsü ile yetinmeyip, genel başkan olma yolunu başlatmıştır. Böylece bir siyasal organın gücünü, iktidar partisinin parlamento çoğunluğunu elde edecektir.

 

Bu oluş, çok partili hayatı daraltır. Güç dengelerini ve devlet otoritesini Cumhurbaşkanı şahsında birleştirir.

 

Bu sonuç, 2019 yılından önce Başkanlık Sistemi’ne fiilen geçiştir. Benzeri uygulamalar faşist yönetimlerinde görülebilir. Uygulamada parlamenter rejim sona erecektir. Bu güç, eğip bükeceği tems

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !